Dün Eskişehir’den Konya’ya dönüyorum. Tren yolculuğu. Eskiden böyle yolculukları severdim. Cam kenarına oturursun, dışarı akıp gider, sen de düşüncelerine dalarsın. İnsan biraz kendine gelir. Bu sefer pek öyle olmadı.
Daha tren yeni hareket etmişti ki karşı koltukta bir beyefendi telefonu eline aldı, bir dizi açtı. Sesi öyle bir açtı ki, ilk başta “herhalde birazdan kısar” dedim. Kısmadı. Aksine iyice yayıldı ses. Sanki küçük bir salon kurmuş, hepimiz davetliyiz. Bir ara göz göze geldik. Ben “rahatsızım” demeye çalışan bir bakış attım, o da bana “ben gayet rahatım” diye karşılık verdi.
Sonra koridordan bir hareketlilik başladı.
Tak… tak… tak…
Bir çocuk koşuyor. Hani çocuk dediğin koşar, oynar. Ona kimse bir şey demez. Ama bu koşu başka bir şey. Sanki trenin içinde değil de evin salonunda. Ayağını yere vura vura, elini şap şap diye çırpa çırpa gidip geliyor. Her geçişinde koltuklar hafif titriyor. Ailesi hemen arkasında. Gülümseyerek bakıyorlar. Müdahale yok. Uyarı yok.
İnsan kızamıyor da. Ama içinden de “bir ‘yapma oğlum’ demek bu kadar mı zor?” diye geçiriyor.
Tam o sırada bir telefon sesi yükseldi.
Zil sesi zaten başlı başına yüksek. Açan daha yüksek.
“ALO! HEH BEN TRENDEYİM!”
O an fark ettim, biz artık konuşmuyoruz, ilan ediyoruz.
Herkesin duyması gereken bir şeymiş gibi.
Konuşma uzadıkça uzadı. İstemeden kulak misafiri değil, resmen taraf olduk. Konya’daki akrabalardan, işten, trafikten… Her şey masaya yatırıldı. Sessiz kalmak isteyenler sessiz kalamadı.
Yan koltukta bir teyze vardı. Torununu seviyor. Öpüyor.
Sevsin, öpsün… Kim ne diyebilir?
Ama o ses…Hani çocukken mahallede duyduğumuz o “şapşak” diye çıkan ses. Aynısı.
Bir kere değil, iki kere değil. Her seferinde yankılanıyor.
Bir süre sonra şunu fark ettim:
Kimse kimseyi görmüyor.
Aynı vagondayız ama herkes kendi dünyasında. Kendi sesi, kendi konforu, kendi rahatlığı…
Bir ara düşündüm, acaba ben mi abartıyorum? Eskiden de böyle miydi? Yoksa biz mi değiştik?
Sonra çocuk tekrar koşarak geçti.
Telefon sesi tekrar yükseldi.
Dizi sahnesinde bir bağırış koptu.
Dedim ki kendi kendime, hayır mesele ben değilim.
Mesele şu: Biz birlikte yaşamayı bilmiyoruz.
Oysa bunun bir kitabı yok ama bir adabı var.
Yazılı değil ama herkesin bilmesi gereken şeyler var.
Toplu taşıma dediğin yer, sadece bir yerden bir yere gitmek değildir. Aynı alanı paylaşmaktır. Başkasının varlığını kabul etmektir.
Telefonla konuşurken biraz sesi kısarsın. Bir şey izlerken kulaklık takarsın. Çocuğuna “burası ev değil” dersin.
Sevgi gösterirken bile etrafındakini düşünürsün.
Bunlar zor şeyler değil. Ama yapılmadığında, küçük küçük rahatsızlıklar büyüyor.
Kimse bir şey demiyor artık. Diyen de “abartıyorsun” oluyor.
En acısı da şu: Rahatsız olan, kendini suçlu hissediyor.
Yol bitti, Konya’ya indik. Herkes dağıldı gitti.
Ama o yolculukta aklımda kalan şey manzara değil,
insanlardı.
Ve içimde kalan tek cümle şuydu:
Gürültü bir şekilde biter…
Ama umursamazlık insanın içinde kalır.



























