Defalarca yazdık.
Defalarca konuştuk.
Defalarca aynı cümleleri kurduk.
8 Mart geldiğinde yine kadınlardan bahsettik.
Kadın emeğinden, kadınların hayat mücadelesinden…
Ama sonra takvim yaprağı değişti. Hayat yine aynı kaldı.
Bugün kendime şu soruyu soruyorum: Bunca yıl yazdık, konuştuk da ne değişti?
Rakamlar soğuktur derler. Ama bazı rakamlar insanın içini yakar.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun raporuna göre 2026 yılının sadece ilk ayında 22 kadın öldürüldü. 14 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu.
Yani daha yılın ilk ayı bitmeden 36 kadın artık hayatta değildi.
Bir yıl geriye gidelim. 2025 yılında Türkiye’de en az 294 kadın öldürüldü, 297 kadın ise şüpheli şekilde hayatını kaybetti.
Başka bir ifadeyle, bir yıl içinde yaklaşık 600 kadının ölümü “cinayet” ya da “şüpheli ölüm” olarak kayıtlara geçti.
Bu rakamların her biri bir can. Bir annenin kızı, bir çocuğun annesi, bir adamın eşi, bir evin neşesi.
Ama istatistik tablolarına girince hepsi sadece bir sayı oluyor.
İşin en acı tarafı şu: Bu cinayetlerin büyük bölümü
kadınların hayatlarına dair karar almak istemeleriyle başlıyor.
Boşanmak istedikleri için, bir ilişkiyi bitirmek istedikleri için, “Hayır” dedikleri için.
Yani bir insanın en doğal hakkı olan hayatını seçme özgürlüğü,
bazıları için ölüm sebebi olabiliyor. Biz ise her yıl aynı ritüeli yapıyoruz.
8 Mart geliyor.
Kürsüler kuruluyor. Sosyal medyada mesajlar yazılıyor. Çiçekler veriliyor. “Kadınlarımız baş tacıdır” deniliyor.
Sonra hayat kaldığı yerden devam ediyor. Bir süre sonra yine bir haber düşüyor ekranlara.
“Genç kadın evinde ölü bulundu.”
“Eşi tarafından öldürüldü.”
“Şüpheli ölüm.”
Biz birkaç gün üzülüyoruz. Sonra unutuyoruz. Aslında mesele sadece hukuk meselesi değil. Sadece güvenlik meselesi de değil. Bu biraz da zihniyet meselesi. Bir toplumun kadına bakışıyla ilgili.
Kadını insan olarak mı görüyoruz?
Yoksa hayatımızın içinde ama eşit olmayan bir yerde mi tutuyoruz?
Bir kadının “hayır” deme hakkını gerçekten kabul ediyor muyuz?
Belki de en acı gerçek şu: Kadın cinayetleri artık bizi eskisi kadar şaşırtmıyor. Alıştık. İşte bu alışma hali, belki de bu ülkenin en büyük trajedisi.
8 Mart yine geldi. Ben yine yazıyorum. Ama içimde çok ağır bir cümle var: Biz bu yazıları aslında kadınlar için değil, kendi vicdanımızı diri tutmak için yazıyoruz. Çünkü bir toplumun vicdanı ölürse kanunlar da, konuşmalar da, törenler de
hiçbir şeyi değiştirmiyor.
Ve ben hâlâ umut etmek istiyorum. Bir gün 8 Mart geldiğinde
kadın cinayetlerini değil kadınların başarılarını yazacağımız bir ülke olsun.
İşte o gün bu yazıları yazmaya gerek kalmayacak.



























