Ramazan gelince memleketin sokaklarına başka bir hava iner. Fırın önlerinde pide kuyruğu uzar, mahyalar yanar, akşam ezanına doğru bir telaş başlar. Bir de son yıllarda alıştığımız bir manzara var: Takım elbiseli siyasetçiler, mütevazı bir evin kapısından içeri giriyor, yere serilmiş sofraya bağdaş kurup oturuyor, kameralara dönük yarım bir tebessüm. Ertesi gün sosyal medyada aynı kare: “Gönül sofrasındayız.”
Oysa yer sofrası bir fotoğraf değildir.
Ben çocukluğumun Ramazanlarını hatırlıyorum. Sofra yere kurulur, tabaklar dizilir, büyükler dua etmeden kimse kaşığa davranmazdı. Misafir varsa baş köşeye oturtulurdu ama o baş köşe minderle değil, hürmetle yapılırdı. Yer sofrası tevazudur, dizini kırabildiğin kadar insansındır orada. Gösterişi kaldırmaz. Hele kamerayı hiç kaldırmaz.
Bugün ise bazı ziyaretlerde o ruhu göremiyoruz. Ev ziyareti yapılır yapılmaz kameralar kuruluyor. Kaşık tutulmadan önce poz veriliyor. Sofra bir anda anlamını kaybedip bir dekor haline geliyor.
Elbette siyasetçi halkın arasına girecek. Kapı çalacak, dert dinleyecek. Buna kimse karşı çıkmaz. Ama niyet sadece görüntü vermek olunca, o sofranın bereketi azalıyor. Çünkü samimiyet paylaşıldıkça artar; sergilendikçe azalır.
Siyasetçinin diz kırması yetmez; gönül kırmaması gerekir. Bir akşamlık iftar fotoğrafı değil, bir ömürlük adalet gerekir. Yer sofrasında kaşığı aynı tabağa daldırmak kolaydır; zor olan o evden çıktıktan sonra da o ailenin derdini sırtında taşımaktır.
Ramazan geçer. Mahyalar iner. Paylaşılan fotoğraflar arşivde kalır. Ama o evlerde hayat devam eder. Gerçek samimiyet, kamera kapandıktan sonra da o kapıyı çalabilmektir.
Yer sofrası yere kurulur ama anlamı yüksektir.
Ve o anlam, en çok gizliyken, sessizken güzeldir.


























