Geçenlerde böyle bir hikâyeye denk geldim...
Günün birinde bir tilki kuyruğunu kayanın kovuğuna sıkıştırmış. Tilki çırpınmış, uğraşmış, didinmiş ama kurtaramamış. Sonunda çaresiz kalmış, kurtulmak için kuyruğunu kesmiş.
Ormanda başka bir tilki bunu görünce sormuş:
“Niye kestin kuyruğunu?”
Kuyruğu kesik tilki demiş ki:
“Çok mutluyum, hafifledim, sevinçten uçuyorum.”
Bunu duyan diğer tilki de kuyruğunu kesmiş.
Ama acıdan kıvranmaya başlayınca gerçeği anlamış.
Gidip sormuş: “Neden bana yalan söyledin?”
Cevap manidar:
“Eğer acı çektiğimi söylersem kimse kuyruğunu kesmez, bizimle dalga geçerler.”
Sonra ne olmuş?
İki tilki çıkmış, bu “mutluluğu” anlatmaya başlamış.
Derken çoğu tilki kuyruğunu kesmiş.
Ve işin en acı tarafı…
Bu sefer kuyruğu olanlarla dalga geçmeye başlamışlar.
İşte hikâye bu.
Ama mesele tilki değil, mesele biziz.
Toplumlar da böyle bozulur. Önce yanlış normalleştirilir, sonra doğru olan ayıplanır.
Bugün bakıyorsunuz;
Efendi adama “saf” deniyor. Dürüst olana “enayi” gözüyle bakılıyor. Sessiz, ağırbaşlı olana “korkak” damgası vuruluyor.
Yalan söyleyen uyanık, kurnazlık yapan akıllı, hak yiyen işini bilen oluyor.
Ve en tehlikelisi şu: Kötü çoğalınca, iyi olan azınlıkta kalıyor. Azınlıkta kalan iyi de, kendini sorgulamaya başlıyor. “Ben mi yanlışım? Ben mi eksik yaşıyorum?” diye düşünüyor. İşte tam o an, toplumun kuyruğu kesilmiş oluyor. Çünkü artık mesele kötülerin varlığı değil, iyilerin utanmaya başlaması.
Bir toplumda kötü insanlar iyi insanlarla dalga geçmeye başladıysa, orada değerler yer değiştirmiş demektir.
İyilik savunma yapar hale gelmişse, kötülük zaten kazanmıştır.
O yüzden mesele, kuyruğunu kesenlerin çoğalması değil, kuyruğunu koruyanların cesaretidir.
Çünkü bazen doğru olmak, kalabalığa uymamaktır.



























