İran, İsrail'e ve Amerika'ya diz çöktürdüğü 10 maddelik ateşkes anlaşması maddelerini kabul ettirdi. Şimdilik İran bu savaşın galibi olarak gözüküyor.
Ortadoğu’da bazı cümleler vardır; yıllarca tekrar edilir, zamanla ezbere dönüşür. “İsrail yenilmez”, “Amerika geri adım atmaz”, “bölgedeki dengeleri sadece büyük güçler belirler” gibi… Son günlerde yaşananlar ise bu ezberleri ciddi biçimde tartışmaya açtı.
İran’ın, İsrail ve Amerika karşısında masaya oturup şart kabul ettirdiği yönündeki tablo—doğru ya da abartılı—şu gerçeği ortaya koydu: Güç, sadece teknolojiyle, sadece silahla, sadece propaganda ile ölçülmüyor. Bazen direnç, bazen sabır, bazen de doğru zamanda doğru hamleyi yapabilme kabiliyeti, bütün dengeleri değiştirebiliyor.
Yıllardır bölgede tek taraflı bir güç gösterisine alışmış bir dünya vardı. Gazze’de yaşananlar, sivillerin maruz kaldığı trajediler, uluslararası sistemin suskunluğu… Bunların hepsi, “güçlü olan yapar, diğerleri izler” algısını pekiştiriyordu. Fakat bugün gelinen noktada, en azından psikolojik üstünlüğün tartışmaya açıldığını görüyoruz.
Belki de bu sürecin en dikkat çekici tarafı, korku duvarının çatlamasıdır. Uzun yıllar boyunca dokunulmaz gibi görülen güç merkezlerinin, aslında sınırlarının olduğu gerçeği, bölgedeki birçok aktör için yeni bir zihinsel eşik oluşturdu. Bu eşik aşıldığında, sadece askeri dengeler değil, siyasi cesaret de yeniden şekillenmeye başlar.
Bu durumun en çarpıcı tarafı ise şu: Hava savunma sistemleri, teknolojik üstünlük, askeri ittifaklar… Hepsi bir yere kadar. Çünkü savaş sadece sahada değil, aynı zamanda algıda kazanılıyor. Ve bu kez algı cephesinde farklı bir hikâye yazılıyor.
Öte yandan unutulmaması gereken bir başka gerçek daha var: Büyük güçler, kaybettikleri algıyı telafi etmek için çoğu zaman daha sert ve daha karmaşık hamleler yaparlar. Sessiz kalan bir aktör, çoğu zaman geri çekildiği için değil; yeniden vuracağı zamanı kolladığı için susar.
Ancak burada durup soğukkanlı bir değerlendirme yapmak gerekiyor.
Ortadoğu’da hiçbir “galibiyet” kalıcı değildir. Bugün güçlü görünen yarın zorlanabilir. Bugün geri adım atan yarın çok daha sert dönebilir. Bu coğrafya, kesin sonuçların değil, sürekli değişen dengelerin coğrafyasıdır.
İran’ın bu süreçte elde ettiği avantaj, eğer doğru yönetilirse bölgedeki güç dengelerini yeniden şekillendirebilir. Ama yanlış okunursa, daha büyük ve daha yıkıcı bir sürecin kapısını da aralayabilir. Çünkü Amerika ve İsrail gibi aktörler, stratejik sabır konusunda da oldukça tecrübelidir. Geri adım atmaları, vazgeçtikleri anlamına gelmez; çoğu zaman yeniden konumlandıkları anlamına gelir.
Bundan sonra ne olur?
Birincisi, bölgede vekâlet savaşlarının artması şaşırtıcı olmaz. Doğrudan çatışma yerine, dolaylı mücadelelerin yoğunlaştığı bir dönem başlayabilir.
İkincisi, diplomasi trafiği hızlanacaktır. Çünkü herkes şunu gördü: Kontrolsüz bir tırmanış, sadece bir tarafı değil, tüm bölgeyi yakabilir.
Üçüncüsü ve belki de en önemlisi; Ortadoğu’da “tek güç” algısı artık eskisi kadar güçlü değil. Bu da yeni aktörlerin, yeni ittifakların ve yeni kırılmaların habercisi olabilir.
Ama bütün bu analizlerin ötesinde asıl mesele şu:
Bu savaşın gerçek kazananı kim?
Eğer şehirler yıkılıyorsa, insanlar hayatını kaybediyorsa, çocuklar korkuyla büyüyorsa… O savaşın gerçek bir galibi yoktur. Sadece daha az kaybedenler vardır.
Ortadoğu yine bir dönüm noktasında. Ya bu süreç, yeni bir denge ve nispeten daha temkinli bir siyaset doğuracak… Ya da herkesin “kazandığını” sandığı ama aslında herkesin kaybettiği daha büyük bir fırtınanın başlangıcı olacak.
Tarih bize şunu defalarca gösterdi:
Bu coğrafyada mesele kimin kazandığı değil…
Kimin neyi ne kadar süreyle koruyabildiğidir


























