“İşi ehline verin…”
Kısa, net ve tartışmaya kapalı bir ölçü. Aslında bu cümle, sadece Yaradan'ın dini bir öğüdü değil; aynı zamanda bir yönetim ilkesi, bir ahlak pusulası ve bir medeniyet inşasının temelidir.
Bugün yaşadığımız pek çok sorunun köküne indiğimizde, karşımıza hep aynı eksiklik çıkıyor: Liyakat. Yani işi gerçekten bilen, hakkını verebilen, sorumluluğunu taşıyabilen insanın o göreve gelmemesi… Ya da daha acısı, bilerek getirilmemesi.
Çünkü ehliyet ve liyakat, bazen konforu bozar. İşini bilen insan sorgular, geliştirir, değiştirir. Oysa ehil olmayan, bulunduğu yeri korumaya çalışır; üretmek yerine idare eder. Ve zamanla “idare etmek”, yerini “idare edememeye” bırakır.
Bir hastaneyi düşünün…
Ameliyat masasındaki bir hasta için doktorun kim olduğu hayati bir meseledir. O an kimsenin aklına “kimin yakını” olduğu gelmez; herkes “ne kadar iyi bildiğiyle” ilgilenir. Çünkü hayat, referansla değil, liyakatle korunur. Yanlış bir tercih, geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurur.
Eğitimde durum daha da derindir.
Bir öğretmen sadece ders anlatmaz; bir nesil yetiştirir. Eğer o sınıfa giren kişi donanımıyla değil, bağlantılarıyla oradaysa, o sınıfta kaybedilen şey sadece bilgi değildir; özgüven, merak ve gelecek duygusudur. İyi yetişmemiş bir neslin bedelini ise yıllar sonra bütün toplum öder.
Kamu yönetiminde ise bu mesele daha görünür hale gelir.
Bir koltuğa oturan kişi, o makamın ağırlığını taşıyabiliyorsa, bulunduğu yeri büyütür. Ama taşıyamıyorsa, makam onu büyütmez; aksine onun altında ezilir. Ve o eziliş, sadece bir kişinin değil, bir kurumun itibarını zedeler. Bugün birçok yerde yaşanan tıkanıklığın, yavaşlamanın, verimsizliğin arkasında tam da bu gerçek yatıyor.
Özel sektörde de tablo farklı değil.
Bir işletmede doğru insan doğru yerdeyse, o işletme büyür. Ama yanlış kişi kritik bir pozisyona geldiğinde, önce kararlar bozulur, sonra süreçler aksar, en sonunda da güven kaybolur. Güvenin kaybolduğu yerde ise ne müşteri kalır ne de sadakat.
Aslında mesele sadece yanlış kişilerin göreve gelmesi değil; doğru insanların sistem dışına itilmesidir. Liyakatli insanlar bir süre sonra ya geri çekilir ya da başka alanlara yönelir. Geriye kalan ise birbirini taşıyan ama hiçbir yere ilerleyemeyen bir yapı olur.
Oysa “işi ehline vermek” sadece bir tercih değil, bir sorumluluktur.
Birine görev verirken, birini önerirken, bir karar alırken… Her defasında kendimize şu soruyu sormalıyız: “Bu kişi bu işin hakkını gerçekten verebilir mi?” Eğer bu sorunun cevabı net değilse, orada bir risk vardır.
Toplumlar, büyük hatalarla değil; küçük tavizlerin birikmesiyle geriler. “Bu da idare eder” diyerek yapılan her tercih, aslında geleceğe bırakılmış bir problemdir. Ve o problemler bir gün birikir, sistemin tamamını zorlar.
Unutmamak gerekir ki; ehline verilmeyen her iş, sadece o anı değil, yarını da ipotek altına alır.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, yeniden şu ilkeyi hatırlamaktır:
Liyakat bir seçenek değil, bir zorunluluktur.
Çünkü emanet, ehil olmayanın elinde yük olur.
Ve o yük, eninde sonunda hepimizin omuzlarına biner.
( Nisa Suresi 58. Ayet: Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir. )



























