Romanımı neden yazdım Bir Ruhun Küllerinden Yeniden Doğuşuna Davet etmek için yazdım
Konya’nın kadim sokaklarında, ay ışığının taş duvarlara Şems’in gölgesini düşürdüğü o tılsımlı gecelerden birinde, kalemim kendi kendine hareket etmeye başladığında anladım ki; bu satırlar sadece bir biyografi değil, yüzyılları aşan bir yanışın hikâyesi olacaktı. Bu romanı neden yazdım? Çünkü bazı masallar uydurulmaz, bizzat yaşanır ve bazı çocuklar bir şehrin değil, sonsuz bir yolun evladı olur.
Ben bu eseri, Horasan’ın kalbi Belh’ten yükselen o ilk hicret rüzgârını, ilmin ve hikmetin coğrafya değiştirirken ruhlarda bıraktığı o derin sızıyı hissettirmek için kaleme aldım. Nişabur’da Ferîdüddin Attâr’ın, küçük Celâleddîn’in gözlerinde gördüğü o dünyayı yakacak saklı ateşi, bugün sizin de kendi içinizdeki "ney"in sesinde duymanızı istedim.
Bu romanı yazdım; çünkü Konya’nın efsunlu sokaklarında, Şeker Tacirleri Hanı’nın önünde iki denizin karşılaştığı o sarsıcı anda düğümlenen sırrı, sadece kronolojik bir bilgi olarak değil, iki ruhun birbirinde yok oluşu olarak anlatmak bir gönül borcuydu. Şems’in o yakıcı, kural tanımaz varlığının bir müderrisi nasıl bir dünya şairine, bir "aşk celladı"na dönüştürdüğünü, tarihin tozlu raflarından alıp aşkın ve vecdin diliyle yeniden canlandırmayı arzuladım.
Yazdım, çünkü biliyordum ki; aşk benden her şeyi aldığında, bana beni geri verecekti. Okuru sadece "bilmeye" değil, o sarnıçların sessizliğinde, o yeraltı dehlizlerinin mistik havasında gerçeği "hissetmeye" davet etmek istedim. Bu eser; tarih ile menkıbenin, söz ile sessizliğin arasında kurulmuş bir köprüdür.
Bu eser, bir biyografi değildir.
Bu eser, bir yanışın hikâyesidir
Belh’ten Konya’ya uzanan yol; bir coğrafya değişimi değil, insanın kendi içine yaptığı uzun yürüyüştür. Bahâeddin Veled’in ilim ve hicretiyle başlayan bu yol, Mevlânâ’nın aşkta eriyip söze dönüşmesiyle çağları aşar.
Belh’ten Konya’ya uzanan bu yolculukta Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, ilmin güvenli kıyılarından aşkın yakıcı denizine yürür. Babası Bahâeddin Veled’in gölgesinde başlayan ilim yolu, Şems-i Tebrizî ile karşılaşınca yanışa dönüşür. Bu yanış, kayıpla derinleşir; yasla söze bürünür ve Mesnevî olarak çağları aşar.
Romanın sayfalarını çevirirken, aslında kendi içsel yangınınızla yüzleşeceksiniz. Çünkü bu yolculukta taşlar konuşur, minareler kibrin ağırlığıyla kırılır ve gök kubbe, yapılacak en ihtişamlı türbeden daha güzel bir örtü olur.
Bu romanda tarih, menkıbe ve edebî yorum iç içedir. Ama amaç, olayları sıralamak değil; bir ruh hâlini duyurmaktır.
Okurdan beklenen, bilmek değil; dinlemektir
Zaman bütün imparatorlukları yuttu, sarayları çözdü, tahtları toza çevirdi.
Ama bir dervişin kaleminden çıkan mektuplar hâlâ ayakta duruyor.
Çünkü tahtlar gelip geçicidir; hakikatin yazıldığı satırlar ise ebedî
Ateşten Söz’e bir hayat hikâyesi değil, bir dönüşüm romanıdır.
Bu roman; tarih ile menkıbenin, bilgi ile hâlin, söz ile sessizliğin arasında kurulmuş bir köprüdür.
Bu romanı yazdım; zira hatırlatmak istedim ki:
"Aynı kapıdan üç kez girilir:
Birinde öğrenmek için,
Birinde yanmak için,
Sonuncusunda veda etmek için."
Şimdi, elinizdeki bu kandilin ışığıyla karanlığınıza yürümeye ve ateşin nasıl söze dönüştüğüne tanıklık etmeye hazır mısınız?
Okuru bilmeye değil, dinlemeye çağırır.
“Aşk benden aldı; bana beni verdi.




























