Eskiden mahallelerin adı bir şey anlatırdı. “Yokuşbaşı” gerçekten bir yokuşun başında olurdu; “Gümüşsuyu”nda bir su sesi duyardınız, kulağınıza gümüş gibi akar geçerdi. Şimdi aynı sokaklardan geçiyorsunuz ama sanki geçmişi kazımışlar da geriye sadece tabela ve sokak numaraları kalmış. Betonun üstüne yapıştırılmış tabelalar… Harf büyük, anlam küçük.
Çocukken annem beni bakkala yollar, “Süleyman Amca’ya selam söyle” derdi. Süleyman Amca’nın bakkalının tabelasında ne ışık vardı ne de İngilizce bir isim. Ama içerisi sıcacıktı; ekmeğin kokusu, çocukların isimleri, veresiye defterindeki el yazısı... Bugün yanından geçtiğimiz market zincirlerinde ne selam var, ne isim. Herkes barkod, herkes fiş. Adınızı söyleyince tanıyan kalmadı, müşteri numarasına döndük.
Bir zamanlar insanlar bir sokak adında kendi hikâyesini bulurdu. Şimdi semt isimleri plaza toplantılarına benziyor: Kuru, resmi, kimliksiz. “Lavender Park Evleri”, “Sunlife Residence”, “Golden City”... Hiçbirinde lavanta yok, güneşi gören pencere yok, altın hayal zaten. Yabancı kelimelerle süslenmiş tabelalarla süslemeye çalıştığımız yerlerde ne aidiyet hissi var ne geçmişle bağ.
Bazı sokaklar vardı ki, yaş alırdı. Her kış kar tutardı aynı çatıda, her yaz aynı ceviz ağacının gölgesinde serinlenirdi. Şimdi o ağacın yerinde otopark var, gölgesinde çocuk değil, direksiyon dersi veriliyor. Çocuklar artık sokak ismiyle büyümüyor, site adıyla büyüyor. Ve o siteler, ne yazık ki kimsenin içine karışmadığı, kimsenin kimseyi tanımadığı beton adalardan başka bir şey değil.
Peki ya kahvehaneler? Bir zamanlar sokağın nabzı orada atardı. Herkesin sandalyede bir yeri, duvarda bir hatırası olurdu. Şimdi zincir kahvecilerle dolu her köşe başı. Tabelada kahve var ama içeride kimse kimseyle göz göze gelmiyor. Ahşap masa kalmadı, ıslak gazete yok, dedikodu yok. Kahve içiyoruz, evet, ama muhabbetsiz. Ne acıdır ki, kalabalığın ortasında yalnızlaşmayı “modernleşme” zannediyoruz.
Şehir büyüdükçe yalnızlaştı. İsimleri çoğaldı ama kimliği kayboldu. Belki de artık tabelalara değil, taşlara, toprağa, insana bakmalıyız. Belki de artık bir yeri anlatmak için “şuradaki büyük marketin arkası” demek yerine, “hani şu eski çınarın yanı” diyebileceğimiz bir hayatı yeniden inşa etmeliyiz.
Çünkü bazı yerler vardır ki, tabelası yoktur; ama ruhu vardır. Ve bazı yerler de vardır ki, tabelası parıldar ama içi boştur. İşte biz, o boşluğun ortasında yürümeye alıştık.
Ahmet Hamdi Tanpınar ne güzel demiş: “Bir şehri şehir yapan, yolları değil, hatıralarıdır” diye.


























