Geçenlerde Kadınhanı ilçemizden bir abimiz mecliste yaşadığı bir olayı anlattı. Olay vekilin odasında geçiyor. Vekil odaya geldiğinde odada bekleyen abimizi ve ilçeden bir vatandaşı görünce ağzını açıp avaz avaz "Bu nedir kardeşim. Milletin burada ne işi var. Bunlar gelirse biz görevimizi nasıl yapacağız" diye bağırıyor. O vekile küçük bir hatırlatma yapalım o zaman.
Demokrasilerde işler basit bir mantıkla yürür:
Halk seçer, vekil temsil eder.
Milletvekili, halk adına konuşur, yasa yapar, denetler.
Yani vekil sensin; ben ise asıl olanım.
Sen milletin vekiliysen, ben milletim.
Sen görevlisin, ben yetki verenim.
Bu denge bozulduğunda, demokrasi sadece kâğıt üzerinde kalır.
Ancak ne acıdır ki bu ülkede seçilenle seçen arasındaki bağ, temsil ilişkisi olmaktan çıkıp bir tür tahakküm ilişkisine dönüşüyor.
Sandık kalkar kalkmaz, kürsüler unutturuyor demek ki o yetkinin nereden geldiğini.
Vekil unutunca halkı; halk da hatırlatmaya çekinir hale geliyor. Çünkü bir süre sonra temsil makamı, halkın taleplerine kulak kabartan değil, kulak tıkayan bir noktaya dönüşüyor.
O koltuklar kimsenin kişisel malı değildir.
Meclis, halkın iradesinin tecelli ettiği yerdir; halkı küçümsemenin, azarlamanın, korkutmanın yeri değil.
Peki o zaman neden hâlâ halk siyasetten çekinir durumda?
Neden mecliste konuşan bazı vekiller, kendilerini halktan üstün görme cüretini gösterebiliyor?
Bunun tek bir nedeni var: Temsilin amacı unutuldu.
Milletin vekili olmak, millete efendilik etmek değildir. Milletin vekili olmak, milletin önünde eğilmesini bilmekle başlar.
Unutmayın:
Siz halkı temsil ediyorsunuz.
Siz vekilsiniz; asıl olan biziz.
O meclise sizi biz gönderdik.
Gücünüzün kaynağı biziz.
Yetkinizin sınırı, bizim hakkımızla çizilidir.
Eflatun der ki:
“Halkını tüketen milletlerin kendileri de tükenir.”
Bugün halkı yok sayan, yarın kendini yokluk içinde bulur.
Çünkü halkı unutanı, halk da bir gün unutmayı öğrenir.



























Siyasilere sık sık okutulması gereken bir yazı olmuş hocam teşekkürler ????