Nedir bu bizdeki koltuk merakı?
Bir bakıyorsun dernek başkanlığı için kıran kırana mücadele, bir bakıyorsun muhtar adayları arasında bile rekabet diz boyu. Sanki o koltuğa oturunca hayatın anlamı değişiyor. “Ben başkan oldum” deyince boyumuz biraz daha uzun, aşımız biraz daha lezzetli oluyor herhalde.
Ama mesele sadece muhtarlıkta, dernekte değil. Aynı manzara her yerde. Sivil toplum kuruluşlarında, odalarda, birliklerde, hatta üniversitelerde bile… Rektörlük koltuğu, oda başkanlığı koltuğu, parti il başkanlığı koltuğu, hepsi aynı hikâyeyi anlatıyor. O koltuğa kim oturursa, bir daha kalkmak istemiyor. “Benden sonra tufan” anlayışı yerleşmiş sanki. Görevi devretmek değil, orada kök salmak hedef olmuş.
Oysa koltuk dediğin şey bir mobilya. Dört ayağı var, biri kırıldığında dengesi bozulur. Ama bizde öyle değil. Biz o koltuğa bir oturduk mu, kalkmayı unutuyoruz. Kalkmak, sanki kaybetmek gibi geliyor. Hâlbuki bazen kalkmak da bir kazanmadır. Ama nerede bizde o anlayış?
Kaybeden tebrik etmeyi bilmiyor, kazanan da “burası artık benim tapulu malım” havasına giriyor. Seçim bitiyor, ama tartışmalar bitmiyor. STK seçimleri bile siyasi arena gibi. Kimin listesi güçlü, kimin delegesi fazla… Hani hizmet nerede, gönüllülük nerede? Yeri geliyor, bir gönüllülük kuruluşunda bile gönüllülükten çok güç yarışı yapıyoruz. Sanki “yardım derneği” değil de “iktidar partisi” kurmuşuz gibi davranıyoruz.
Üniversitelerde de aynı tablo. Akademik liyakatten çok “kimin tarafındasın” sorusu öne çıkıyor. Oysa bilim insanının koltuğu yoktur; kürsüsü olur, yayını olur, sözü olur, düşüncesi olur. Ama biz o düşünceyi bile makamla ölçer hâle geldik.
Aslında sorun sadece koltukta değil; zihniyette. Çünkü biz hâlâ görevle makamı karıştırıyoruz. Görev geçici, makam kalıcı sanıyoruz. Hâlbuki o koltuk herkesten önce, kimsenin değil. Bugün sen oturursun, yarın başkası. Doğal bir döngü bu. Ama bizde o döngüye direnmek var, bırakmamak var, “biraz daha durayım” demek var.
Koltuk, güç değil sorumluluk ister. Ama biz onu bir iktidar alanı sanıyoruz. Oysa koltukta oturan, en çok yükü taşıyandır. Fakat bizde yük taşımak değil, taş gibi oturmak makbul sayılıyor. Koltuğa oturunca kimse eleştirmesin, kimse hesap sormasın istiyoruz. Çünkü bizde koltuk, hesap verme değil, hesap kesme makamı gibi algılanıyor.
Koltuklar, insana hizmet etmek içindir, insanların koltuğa hizmeti için değil. Ama biz galiba o dengeyi tersine çevirdik. Şimdi herkes koltuğun peşinde, kimse sorumluluğun değil.
Belki de bir gün gerçekten olgunlaşırız; kazanan kaybedeni kucaklar, kaybeden kazananı alkışlar.
Bir gün, bir STK başkanı kendi isteğiyle “Artık ben görevimi yaptım, şimdi yeniler gelsin” diyebilir.
Bir gün bir rektör, “Bu üniversite benden sonra da büyüyecek” diyebilir.
Bir gün bir oda başkanı, “Hizmet makamı devredilir” diyebilir.
İşte o gün, biz koltuğu değil, koltuk bizi temsil eder.
Ve belki o zaman, koltuklar da biraz nefes alır.



























