Bizim ülkemizde her şey ne kadar çabuk unutuluyor. Tren kazaları, maden ocağı göçmeleri, yoğun bakımlarda yaşanan bebek ölümleri, sınav sorularının çalınması, deprem felaketleri... Bunlar sadece yaşanan trajedilerin birkaç örneği. Dahası mı; orman yangınları, zeytin ağaçlarının hoyratça kesilmesi, artan kadın cinayetleri, göz göre göre gelen trafik kazaları. Sanırım bu kadar hatırlatma yeterli olacak.
Her biri birer insanlık dramı, her biri kalplerimizi sızlatan, vicdanlarımızı yaralayan olaylar. Ancak ne yazık ki yaşananların üzerini 3 gün konuşarak kapatmak en büyük meziyetmiz haline gelmiş durumda. Sorumluluk alma konusunda hükümet ise hep geri planda kalıyor. "Sorumlular en kısa zamanda yüce adalet karşısında hesap verecek" deyip olayın üzerine süngeri çekiyorlar. Muhalefet gündemi kısa süre tutup, sonrasında sessizliğe bürünüyor. Sanki hiç böyle olaylar yaşanmamışcasına sessiz. Halk olarak bizler de çoğu zaman yaşananları unutmanın konforuna sığınıyoruz. Peki, neden bu unutkanlık? Ve en önemlisi, neye hizmet ediyor?
Unutmak, bazen bir savunma mekanizması olabilir. Acıyla başa çıkmanın kolay yolu gibi görünür. Ama bu topraklarda unutmak, felaketlerin tekrar yaşanması demektir. Her yangın söndüğünde, her hayat sona erdiğinde, her yıkılan evin ardından ders çıkarmak zorundayız. Yoksa yaralar hep kanar, acılar tekrar eder.
Unutmak, adaletin yerini almaz. Sorumluların cezasız kalmasına, ihmallerin örtbas edilmesine göz yummak demektir. Kadın cinayetlerinin önüne geçmek için, ormanlarımızı korumak için, trafik canavarını durdurmak için hatırlamak, konuşmak, sorgulamak ya da sorgulatmak şarttır.
Bu ülkede vicdanlar git gide körleşiyor, hafızalar kısa tutuluyor. Ama bizler birey olarak ve toplum olarak bu karanlık tuzağa düşmemeliyiz. Çünkü unutmak, en büyük ihmalin ta kendisidir. Hatırlamak, sorgulamak, hesap sormak ve çözüm aramak gerçek vatani görevimizdir.
Felaketlerin ardından gelen sessizliğe karşı sesimizi yükseltelim. Unutmayalım; unutan toplum, geleceğini kaybeder.


























