Konya’da bir göz hekiminin, genç bir kıza “fazla açık giyindiği” bahanesiyle muayene etmeyi reddetmesi, sadece hekimin kişisel terbiyesizliği değil; ülkenin siyasal ikliminin bir yansımasıdır. Çünkü bu ülkede, iktidarda kim olursa olsun, zihniyet değişmediği sürece mağdurlar değişir, ama zulmün biçimi hep aynı kalır.
Dün, başörtüsü yasaklarıyla bu ülkenin kızlarını amfilerden, kürsülerden, hastane koridorlarından kovanlar vardı. Bir kızın başını örttüğü için eğitim hakkının gasp edilmesi, mesleğe giremeyen doktorların, mezun olamayan öğrencilerin dramı… Hepsi devlet eliyle, “çağdaşlık” adına yapıldı. Dün bu ülkenin üniversite kapılarında “ya başını açarsın ya da bu ülkenin vatandaşı sayılmazsın” denildi.
Bugün ise aynı ülkenin başka köşelerinde, bu kez “ahlak” bahanesiyle yeni yasakçılar türedi. Açık giyinen bir kadına “sana bakmam” diyen bir hekimin, dünün yasakçı rektöründen ya da güvenlik görevlisinden ne farkı kaldı. Dün “örtüyü çıkar” diyenlerle, bugün “eteğini uzat” diyenler aynı zihniyetin ürünü değil mi? Bence al birini, vur ötekine.
Ne acıdır ki Türkiye’de iktidarlar değişir, partiler değişir, sloganlar değişir ama yasakçı zihniyet değişmez. Dün laikçi yasakçılar vardı, bugün muhafazakâr yasakçılar var. Dün özgürlük adına yasak koydular, "Açılacaksın" dediler. Bugün ahlak adına yasak koyup, "" Kapanacaksın" diyorlar. Ama sonuç hep aynı: İnsanlar dışlanıyor, ötekileştiriliyor, kapıdan çevriliyor.
İktidarlar kendi dönemlerinin mağdurlarını hatırlayıp, iş kendilerinin “öteki”sine geldiğinde aynı baskıyı uygulamaya devam ettikçe bu ülke gerçek demokrasiye kavuşamaz. Başörtüsünden dolayı üniversiteye alınmayan kızların gözyaşıyla, açık giyindiği için doktordan kovulan genç kızın gözyaşı arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de devlet eliyle, güç sahiplerinin keyfî yorumlarıyla yaşatılan zulmün ürünüdür.
Bugün “özgürlük” kelimesini dilinden düşürmeyen siyasetçiler dünün yasakçılarını eleştirirken aynı aynaya kendileri de bakmalıdır. Çünkü gerçek demokrasi, yalnızca kendi mahallesinin hakkını savunmakla değil, karşı mahallenin hakkına da sahip çıkmakla mümkündür.
Türkiye, yasakların değil, özgürlüklerin ülkesi olmak zorunda. Bunun yolu da çok açık: Ne başörtüsü yasağına, ne eteğin boyuna karışmak. Ne sakala engel koymak, ne tıraşa. Devletin görevi vatandaşını kıyafetiyle, görünüşüyle, inancıyla yargılamak değil; haklarını güvence altına almaktır.
Ama görüyoruz ki dün “kamusal alan” adı altında yasak koyanlar, bugün “ahlak” adı altında yasak koyuyor. Adı değişiyor, gerekçesi değişiyor, ama zihniyet aynı. Bu zihniyet değişmedikçe Türkiye özgürlük sınavını asla geçemeyecek.



























Her gelen iktidar kanun kitabını rafa koyup devletin güçünü kendi güçü olarak kullandığı müddetçe değişmeyecek TC vatandaşının çilesi. Tabiki toplumşarda tuttuğu partinin iktidarına göre davrandığı sürece değişmiyecek. Giyindiğinden dolayı zarar görene acık acık olduğumdan dolayı kapalı ses çıkarmadığı sürece değişmeyecek.