Konuşmayı çok seviyoruz. Hatta öyle ki, dinlemeyi neredeyse bir angarya sayar hale geldik. Herkesin söyleyecek sözü var; ama kimsenin gerçekten duyacak vakti yok. Birileri bir şey anlatmaya başladığında gözlerimizle değil, zihnimizle uzaklaşıyoruz. Daha cümle bitmeden kendi hikâyemizi hazırlıyor, konuyu ustaca – ya da hoyratça – kendimize çeviriyoruz. Çünkü anlatmak istiyoruz. Çünkü görülmek, duyulmak istiyoruz.
Oysa çoğu zaman insandan istenen şey nasihat değil. Çözüm hiç değil. Sadece dinlenilmek… Yargılanmadan, bölünmeden, aceleye getirilmeden. Birinin gözünün içine bakarak “buradayım” demesi yetiyor aslında. Ama bunu yapabilen insan sayısı her geçen gün azalıyor.
Hazreti Mevlana’nın o sözü tam da bu yüzden asırlardır canlı: “Dertli insan içi duman dolu bir odaya benzer; onu dinlemek o odaya bir pencere açmak gibidir.” Ne kadar sade, ne kadar derin… Dinlemek, dumanı bir anda dağıtmaz belki ama nefes aldırır. İnsan boğulmadığını hisseder. Yalnız olmadığını anlar.
Bugün ise birbirimizin dumanlı odalarına pencere açmak yerine, kapıyı çalıp içeri kendi dumanımızı taşıyoruz. “Ben de böyleydim”, “Asıl benim başıma gelen…”, “Sen onu bırak, bak bana ne oldu…” Cümleler tanıdık, niyet aynı: Söz yeniden bize dönsün. Çünkü dinlenmemiş insanlar çoğaldıkça, dinleyemeyen insanlar da artıyor.
İronik olan şu: Herkes konuşmak istiyor ama herkesin şikâyeti aynı; “Kimse beni dinlemiyor.” Belki de sorun başkalarında değil, aynada. Dinlemenin bir erdem, hatta bir ahlak meselesi olduğunu unuttuğumuzda başlıyor her şey. Dinlemek; susmak değildir yalnızca. Acele etmemektir. Cümleyi bölmemektir. Anlatanın yükünü hafifletmeye çalışmaktır.
Bir toplum, dinleme becerisini kaybettiğinde sadece ilişkiler bozulmaz; vicdan da sağırlaşır. Acılar duyulmaz olur, itirazlar gürültüye karışır, hakikat kalabalıkta kaybolur. Herkes konuşur ama kimse anlaşılmaz.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken en temel insani davranış budur: Dinlemek. Karşımızdakine bir pencere açmak, içindeki dumana aceleyle rüzgâr olmak yerine, o dumanın varlığına saygı duymak… Çünkü bir insanın hayatında kalabilmek, çoğu zaman doğru cümleyi bulabilmekte değil; susmayı bilip, sessizce dinleyebilecek doğru insan olabilmekte gizlidir.


























