Bir zamanlar cebimizde tuşlu telefonlar vardı. Arar, aranır, kısa mesaj gönderirdik. Şarjı da neredeyse bir hafta giderdi. Kaybolduğunda üzülürdük ama en azından hayatımızı kaybetmezdik.
Şimdi telefonumuzu kaybettiğimizde yalnızca pahalı bir cihaz gitmiyor; banka hesaplarımız, e-Devlet bilgilerimiz, fotoğraflarımız, özel yazışmalarımız, sağlık kayıtlarımız, hatta dijital kimliğimiz tehlikeye giriyor.
Eskiden “Telefonunu kapat” derlerdi. Bugün ise “Telefonunu koru” demek gerekiyor.
Akıllı telefonlar hayatımızı kolaylaştırdı. Banka cebimizde, devlet cebimizde, alışveriş cebimizde, işimiz cebimizde… İyi de hayatımızın tamamı da cebimizde!
Eskiden dolandırıcı seni kandırmak için kapını çalardı. Şimdi bir mesajla, bir bağlantıyla ya da telefon görüşmesiyle evine kadar giriyor. Bir bakmışsın, yılların birikimi birkaç dakika içinde yok olmuş.
Üstelik artık yalnızca sesimizi değil, görüntümüzü de taklit edebiliyorlar. Hiç söylemediğimiz sözleri söylemiş, hiç bulunmadığımız bir yerde bulunmuş gibi gösterilebiliyoruz. Yapay zekâ iyi insanların elinde büyük bir nimet, kötü niyetli insanların elinde ise ciddi bir silaha dönüşebiliyor.
Bazen düşünüyorum da eski Nokia 3310’un en büyük derdi, “Yılan” oyununda rekor kırmaktı. Bugünkü telefonlarımızın derdi ise bizi bizden daha iyi tanımak…
Nerede olduğumuzu, ne yediğimizi, ne satın aldığımızı, kiminle konuştuğumuzu biliyor. Neye güldüğümüzü, neye kızdığımızı, hatta neyi merak ettiğimizi bile kaydediyor.
Elbette teknolojiye sırtımızı dönemeyiz. Akıllı telefonlardan vazgeçmemiz de mümkün değil. Ancak onları akıllıca kullanmayı öğrenmek zorundayız.
Çünkü telefonlar akıllandıkça bizim daha dikkatli olmamız gerekiyor. Belki de bugün ihtiyacımız olan şey daha akıllı telefonlar değil, daha bilinçli kullanıcılardır.
Yoksa bir gün hep birlikte şu cümleyi kuracağız:
“Eski telefonlar yalnızca şarj isterdi…
Yenileri ise hayatımızın tamamını.”




























