Dünya Kupası’nı kazanarak futbol tarihine bir kez daha adını altın harflerle yazdıran İspanya Milli Takımı’nı gönülden tebrik ediyorum. Sahada ortaya koydukları mücadele, takım ruhu, disiplin ve estetik futbol; kupayı ne kadar hak ettiklerini tüm dünyaya gösterdi. Şampiyonluk sadece atılan gollerle değil, futbolun ruhuna yakışan oyun anlayışıyla da kazanılır. İspanya bunu başardı.
Futbol elbette sporun birleştirici gücüdür. Milyonlarca insan farklı gerekçelerle farklı takımları destekler. Kimisi oynanan futbola, kimisi oyunculara, kimisi de ülkelerin duruşuna yakın hisseder. Ben de bu finalde gönlümü İspanya’dan yana kullandım. Bunun temelinde sadece futbol değil, özellikle FİLİSTİN’li mazlumların sesi olma konusunda sergilenen tavır da etkili oldu. Ayrıca terörist İsrail ve işbirlikçisi ABD’nin Arjantin’i desteklemesi, hak ile batıl mücadelesi gibi, safımızı belli ederek İspanya’yı daha çok desteklememizi sağladı. İspanya’nın Filistin’i destekleyip, mazlumların yanında yer alması güneşin batıdan doğacağına olan inancımızı da kuvvetlendirdi.
Bugün dünyanın en büyük yaralarından biri Filistin’de yaşanıyor. Savaşın ve çatışmaların ortasında en ağır bedeli siviller, çocuklar ve masum insanlar ödüyor. Böylesi zamanlarda insanların vicdani duruşları daha fazla önem kazanıyor. Sporun da insanlığı, adaleti ve barışı hatırlatan bir yönü olduğuna inanıyorum.
Şampiyon İspanya’nın genç yıldızı Lamine Yamal ise bu turnuvanın en dikkat çeken isimlerinden biri oldu. Henüz çok genç yaşına rağmen sergilediği olgun futbol, cesareti, tekniği ve özgüveniyle geleceğin en büyük yıldızlarından biri olacağını şimdiden gösterdi. Sahadaki başarısının yanında, Filistin’e yönelik desteğini çeşitli vesilelerle açıkça ifade etmesi de birçok insan tarafından dikkatle takip edildi. Bir futbolcunun sportif başarısıyla birlikte insani duyarlılığıyla da konuşulması, onu farklı bir noktaya taşıyor.
Futbol; nefretin değil kardeşliğin, ayrışmanın değil ortak sevincin dili olmalıdır. Kazanılan kupalar elbette tarihe geçer; fakat vicdanlı duruşlar insanların hafızasında çok daha uzun süre yaşar.
İspanya’yı tekrar dünya şampiyonluğundan dolayı kutluyor, başta Lamine Yamal olmak üzere emeği geçen tüm futbolcuları ve teknik ekibi tebrik ediyoruz. Dileğim; futbolun sadece şampiyonlar değil, aynı zamanda barışın, adaletin ve insanlığın ortak değerlerini de büyüttüğü bir dünya kurmasına katkı sağlamasıdır.
Velhasıl madem ki bu vesile ile Dünya Kupasını konuşuyoruz, Milli Takımımız hakkında da birkaç kelam etmeden geçemeyeceğim.
24 yıl sonra yeniden Dünya Kupası sahnesinde yer almak Türk futbolu adına büyük bir umut olmuştu. Milyonlarca insan ekran başında heyecanla milli takımımızı izledi. Yılların özlemi sona ermiş, yeniden dünyanın en büyük futbol organizasyonunda boy gösterecektik. Ancak ne yazık ki bu heyecan kısa sürdü. Daha grup aşamasında alınan kötü sonuçlarla turnuvaya veda ettik.
Aslında mesele sadece elenmek değil.
Futbolda kazanmak da vardır, kaybetmek de. Dünyanın en büyük takımları ve en güçlü milli ekipleri bile zaman zaman başarısız olabilir. Taraftar bunu anlayabilir, hatta kabullenebilir. Fakat kabul edilmesi zor olan şey sahadaki mücadele eksikliğidir.
Türk milleti yenilgiyi değil, teslimiyeti sevmez.
Sahada koşan ama mücadele etmeyen, forma giyen ama formanın ağırlığını hissedemeyen bir görüntü ortaya çıktığında insanların canı daha çok yanıyor. Çünkü milli takım forması herhangi bir kulüp forması değildir. O forma, milyonların duasını, umudunu ve gururunu temsil eder.
Bugün futbolumuzda para da var, imkân da var, tesis de var. Avrupa’nın önemli kulüplerinde forma giyen futbolcularımız bulunuyor. Ancak görünen o ki eksik olan şey bambaşka bir yerde duruyor: Ruh ve aidiyet duygusu.
Geçmişte belki bugünkü kadar dünyada tanınan oyuncularımız yoktu. Belki ekonomik şartlar asgariydi. Ama sahada son düdüğe kadar savaşan, formasını terinin son damlasına kadar ıslatan futbolcular vardı. Onlar bazen kaybetse bile milletin gönlünde kazanan taraf oluyorlardı. Onlar tarihe ve gönüllere kazındılar.
Bugün ise futbolun giderek daha fazla bir endüstriye dönüşmesi, bazı değerlerin geri planda kalmasına neden oluyor. Şöhretin başarıdan önce geldiği, sosyal medyanın performansın önüne geçtiği bir ortamda milli forma ruhunun da zedelendiğini görüyoruz.
Türk futbolunun yeniden ayağa kalkabilmesi için önce bu ruhu yeniden kazanması gerekiyor. Çünkü başarı sadece teknik direktörle, taktikle veya yetenekle gelmez. Başarı; yürekle, inançla ve aidiyet duygusuyla gelir.
Unutulmamalıdır ki bazı formalar para için değil, millet için taşınır. Milli forma da bunların en kıymetlisidir. Onun içindir ki üzüldüğümüz bir şey var; sorun yenilmek değil, maalesef ruhunu kaybetmek…




























