Çocukluğumuzun ya da ilk gençliğimizin o saf, telaşlı ve heyecan dolu günlerini hatırlarsınız. Cep telefonlarının kalpleri esir almadığı, duyguların emojilerle değil, göz süzüşlerle, utangaç gülümsemelerle ifade edildiği zamanlardı. İşte o günlerde, birinin bizi sevip sevmediğini anlamanın en kestirme, en masum yolu yeşil bir çayırda karşımıza çıkan ilk papatyaydı.
Elimize alır, heyecanla yapraklarını tek tek koparmaya başlardık: “Seviyor, sevmiyor, seviyor, sevmiyor…”
Son yaprağa yaklaşırken kalbimizin ritmi hızlanır, adeta nefesimizi tutardık. Eğer fal “seviyor” ile biterse, o gün dünyanın en mutlu insanı bizdik; içimize tarif edilmez bir huzur kaplardı. Şayet “sevmiyor” çıkarsa, burulurdu içimiz. Ama pes etmezdik; hemen gözümüzle daha gür, daha çok yapraklı bir başka papatya arar, kaderimizi bir kez daha test ederdik. Oysa bilmezdik ki papatyanın yaprak sayısı tamamen doğanın matematiksel bir mucizesinden ibaretti ve bizim aşkımızın geleceğiyle hiçbir alakası yoktu.
Peki, neydi bizi bir çiçeğin yapraklarına bu kadar bağlayan şey?
Aslında o kopardığımız her yaprak, içimizdeki umudun, belirsizliğe karşı duyduğumuz o masum isyanın birer parçasıydı. Sevdiğimize doğrudan “Beni seviyor musun?” diye soracak cesaretimiz yoktu belki ama o sorunun cevabını bir kır çiçeğinin yapraklarında arayacak kadar büyük bir inancımız vardı. Duygular bu kadar hızlı tüketilmiyor, sabırla ve emekle büyütülüyordu.
Bugün dönüp baktığımda, teknolojinin ve hızın hayatımızı ele geçirdiği bu çağda, o papatya fallarını ne kadar özlediğimizi fark ediyorum. Şimdilerde sevgiyi ölçmek için sosyal medyadaki beğenilere, mesajların görülme saatlerine, çevrimiçi olup olmama durumlarına bakıyoruz. Aşkı dijital ekranların soğukluğunda, algoritmaların arasında arıyoruz. Ne yazık ki bulduğumuz cevaplar, o masum papatya yapraklarının verdiği hissin binde birini bile yaşatmıyor bize.
Papatyaların günahı yoktu elbet. Onlar sadece doğanın güzellikleriydi; biz ise onlara kalbimizin en saf hayallerini yüklemiştik. Sevginin değerini, beklemenin güzelliğini ve en önemlisi umut etmenin o tatlı sızısını bize o beyaz yapraklar öğretmişti.
Belki de bugün, hayatın koşturmacasına ve dijital dünyanın sahteliğine kısa bir ara verip, kırlarda bir papatya gördüğümüzde durup düşünmeliyiz. Sevgiyi ekranlarda değil, yine o eski, saf ve samimi duygularda aramalıyız.
Ve kim bilir, belki de son yaprak her zaman "seviyor" çıkmıştır da, biz sadece inanmayı unutmuşuzdur.





























