Bazı şehirler vardır; yalnızca yaşanır. Bazıları ise her adımda size bir hikâye anlatır. Konya, işte o şehirlerden biridir.
Bu kadim şehir, yalnızca Anadolu'nun ortasında yer alan bir yerleşim değildir. Aynı zamanda binlerce yıllık insanlık serüveninin, medeniyetlerin, inançların, sanatın ve kültürün üst üste biriktiği eşsiz bir hafızadır. Çatalhöyük'te başlayan yaşamın izleri, Hititlerin suya işlediği anıtlar, Roma'nın, Bizans'ın ve Selçuklu'nun bıraktığı miras bugün hâlâ bizimle konuşmaya devam ediyor.
Konya denildiğinde çoğumuzun aklına ilk olarak Mevlânâ gelir. Oysa bu şehir, her köşesinde keşfedilmeyi bekleyen başka hazineleri de saklar. Sille'nin taş sokakları, Karatay'ın çinileri, İnce Minare'nin taş işçiliği, Eflatunpınar'ın binlerce yıldır akan suyu, unutulmuş hanlar, köprüler, çeşmeler ve nice kültürel değer...
Üstelik Konya'nın zenginliği yalnızca taşta ve toprakta değildir. Bir çömlek ustasının ellerinde, bir keçecinin emeğinde, tandırdan yükselen ekmek kokusunda, etli ekmeğin, fırın kebabının ve daha nice lezzetin ardındaki kültürel hikâyelerde de yaşar.
Bu köşede sizlerle yalnızca tarih anlatmayacağım. Bazen bir yapının kapısını birlikte aralayacağız, bazen bir çininin deseninde saklı anlamları okuyacağız. Kimi zaman geçmişin izlerini bugünün sokaklarında arayacak, kimi zaman da Konya'nın mutfak kültürünün ve geleneklerinin peşine düşeceğiz.
Çünkü kültürel miras, yalnızca geçmişe ait değildir; onu tanımak, korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak hepimizin ortak sorumluluğudur.
Bu haftadan itibaren her yazıda Konya'nın başka bir hikâyesinde buluşmak dileğiyle...





























