Adam değil, insan olmak. #Şiddetehayır
Dr. RIDVAN PEKER

Dr. RIDVAN PEKER

Adam değil, insan olmak. #Şiddetehayır

23 Temmuz 2020 - 11:10

Son zamanlarda ülkemizde yaşanan kadına şiddet davranışları gösteriyor ki; manevi değerlerimizden uzaklaşma, yaşanan sosyo-ekonomik buhranlar, eğitimsizlik ve kültürel yozlaşma, sosyal çözülmeyi gittikçe hızlandırıyor. 

Peki erkeğin kadına, kadının çocuğa, insanın doğaya olan bu saldırganlığının altında ne yatıyor? İnsanlığın var oluşundan beri erkek güç ve iktidarın, kadın ise bereket, doğurganlık ve sevginin hayat bulduğu canlılar olmuştur. Zamanla cinsiyete yüklenen anlamların farklılaştığı  toplumlar oluşmuş ve yapılarına göre de davranış biçimleri geliştirmişlerdir. Ataerkil veya erkek egemen toplumların örgütsel yapısı ve talepleri kadına şiddet davranışını desteklemiş, şiddetin gündelik yaşamımıza eklemlenmesi neticesinde şiddet bir yaşam biçimi haline gelmiş, kimi insanların kendini ifade ediş biçimi olmuş ve sıradanlaşmıştır.

İktidarı hayata her yönüyle hakim olma ve kontrol etme kapasitesi olarak kabul ettiğimizde ve güçlü biçimde davranabilme becerisinin kişisel bir kalkan olarak diğerleriyle korkuya dayalı bir mesafe bırakmayı gerektirdiğini dikkate aldığımızda, eğer bu iktidar ve ayrıcalık dünyası bizleri çocuk yetiştirme ve bakım, mutfak faaliyetleri, ev alışverişi, kısaca hayatı paylaşma ritüellerinden uzaklaştırıyorsa, işte o zaman iktidar deneyimleri arızalı, sorunlarla dolu erkekler yaratıyoruz demektir. 

Şiddet uygulayan bir erkeğin bireysel deneyimleri iktidarını koruma arzusu üzerine kurulu olmayabilir. Burada etkili olan bilinçli deneyimleri değildir. Bu tarz şiddet hareketleri, daha ziyade erkeğin belli ayrıcalıklara sahip olmayı hak ettiği şeklindeki algı yanılması ve yansımasıdır.  Zira, “erkeksin sen söversin, döversin, istediğin saatte istediğini yaparsın, aslan oğlum yap tabii, elinin kiridir yıkarsın geçer” gibi ifadeler bu yanılgıyı daha da körüklüyor. 

İleride ortaya çıkacak şiddet eğilimli erkek figürü, erken çocukluk döneminde sağlıklı ebeveyn bağının kurulmadığı,  bir baba veya yetişkin erkek modelinin olmadığı ya da babanın çocuğuyla duygusal uzaklığını koruduğu ortamlarda besleniyor. Babaların varlıklarının çok daha yoğun olduğu ataerkil kültürlerdeki erkeklik sistemi de,  annenin ve kadınlığın değersizliğine dayandırılıyor. 

Günümüzde toplumsal cinsiyet sınırlarının aşıldığını düşünsek de pratikte hayata geçiremiyor olmamızın nedeni,  başarısızlıkların yarattığı kişisel güvensizlikler veya daha basit bir ifadeyle başarısız olma korkusu erkekleri, özellikle gençken, bir korku, tecrit, öfke, kendinden nefret etme ve saldırganlık girdabına itmeye yeterli olmaktadır. Bu duygusal durum içerisinde şiddet ise eksik olan duyguları yerine koyma mekanizması olarak ortaya çıkmaktadır. 

Psikologların da fikir birliğinde oldukları nokta şudur ki; şiddete tanık olarak büyüyen kız ve erkek çocuklarının kendilerinin de şiddete başvurma ihtimali yüksektir. Bu şiddet; dikkat çekme çabası, sorunlarla başa çıkma yolu ve başa çıkması imkansız duyguları dışsallaştırma yöntemi olabilir. Bu tarz davranış örüntüleri çocukluğun ötesine geçerek gençlik ve yetişkinlik döneminde de devam eder. Şiddet uygulayan erkeklere yönelik programlara katılan erkeklerin çoğu ya annelerinin mağduriyetine şahit olmuş ya da kendileri mağdur olmuşlardır.

Peki bu durumu nasıl çözeceğiz ? Toplumdaki ve özellikle çocuklarımızı yetiştirdiğimiz kurumlar ve ilişkilerdeki toplumsal cinsiyet örgütlenmesini yeniden şekillendirmek için erkekleri kadınlarla işbirliği yönünde örgütlemek ve süreçlere dahil etmek gerekir.  Kadınların daha fazla iş hayatına dahil edilmesi, müşterek hayatın sorumluluklarının adil olarak paylaşılmasının gerekirse kanun koyucular tarafından  yeniden düzenlenmesi, okulların karma sistemle, insana saygı çerçevesinde yeniden yapılandırılması elzemdir. Bu şiddet mekanizmalarını, ceza ve yargı sistemlerimizi gözden geçirerek azaltmak elbette mümkün ancak yeterli değil, zihniyet dönüşümü gerekli. Eğitim aileden ve yine kadından başlamalı. Biliyoruz ki kadın değişirse dünya değişir.  Eğer kadına,  doğurduğu çocuğuna manevi değerleri iyi verebilme imkanı tanınırsa, insana saygıyı, ilişkilerinde çizeceği sınırı, hiç kimsenin aciz ve güçsüz görülemeyeceğini,  her canlının yaşama hakkının kutsallığını öğretirse, cinsiyet farkıyla da arkadaş olunabileceğini, herkesin dilediği gibi giyinebileceğini, toplum içinde neşesini gösteren insanların basit olmadığını, her insanın evinde, mahallesinde özgürce yaşayabileceğini O da kendi evlatlarına aktarır. Ve böylece karşılaştığı fikir ayrılıklarında hemen kılıcını çekmek yerine aklını kullanır.  Geç olmadan toplumca uzlaşma ve bütünleştirme kültürünü çocuklarımıza aşılamamız ve özellikle erkek çocuklarımıza adam olmayı değil insan olmayı öğretmemiz gerekiyor. 

Güzel ülkemde şiddetin yerine sevgi ve hoşgörünün hakim olmasını, insan onuruna yakışır hayatların yaşanmasını tüm kalbimle diliyorum.

YORUMLAR

  • 3 Yorum

Son Yazılar