Baharın müjdecisi Erguvanlar açtı, evler mora büründü
Baharın gelmesi ile birlikte, özellikle tarihi mekanların olmazsa olmaz çiçeği olan erguvanların açması bu yerlere yeni bir ruh getirdi. Tarihi Fatma Sultan Konağı'nada bu görüntüler ayrı bir güzellik kattı.
Şairlere, yazarlara ilham kaynağı olan Erguvanları açması ile birlikte tarihi mekanlara yeni bir hava getirdi.
Konya'da da bu görüntüler her yıl olduğu gibi bu yılda baharın gelmesiyle birlikte Meram’da tarihi Fatma Sultan Konağı başta olmak üzere bir çok konak, villa ve evlerin duvarlarından yansıyan mis gibi kokuları ile dikkat çekiyor.
Çiçeği baharın habercisi olan erguvan ağacı, baklagiller familyasından 2 ile 10 metre boylarında olup, kışın yapraklarını döken bir bitkidir. Anavatanı Kuzey Amerika, Akdeniz havzası ve Batı Asya iken, Türkiye’de Marmara ve Ege bölgesinde yaygındır. Erguvani renkteki çiçekler, ilkbaharda belirmeye başlar, yaza girmeden sona erer.
Erguvan ağacının isimlendirilmesinde genellikle büyüleyici rengine atıfta bulunulur. Kelimelerin kökenine baktığımızda hemen hepsi Akadça’da mor rengi ifade eden argamannu sözcüğüne denk gelir. Aramice’ye argvana, Aramice’den Arapça’ya ercuvani ve oradan da Türkçe’ye argavan diye geçmiştir. Günümüz Türkçesi’nde erguvan halini almıştır. Bununla birlikte Kutadgu Bilig’de yer alan on yedi çiçek isminden biridir. Deliboynuz, selecek ve zazalak diye de bilinir.
Renkler, insan kültüründe her zaman belirleyici bir yere sahiptir. Roma ve Bizans’ta erguvan rengi kraliyeti temsil eder. Bizans’ta erguvan, soylular ve imparatorlarca sahiplenilmişti; kendi aile ve atalarını erguvan kanlı olarak adlandırmışlardı. Sadece imparatorlar erguvani pelerin giyebilirdi, halkın bu renk pelerin kullanması yasaktı. Kimyasal olarak bu rengin üretilmesi o dönemlerde son derece zordu, bu durum kendilerini insanüstü olarak gören hükümdarların, erguvan rengini sahiplenmelerini anlaşılabilir bir hale getirir.
Roma’da da erguvani renk imparatorluğa aitti. Bir Roma imparatorunun bebeği doğduğunda erguvani renkte bir beze sarılır ve bebeğe porfirogenet (erguvanlar içinde doğmuş) denilirdi. Romalı askerler,
Hz. İsa’nın göğsüne Yahudilerin Kralı yaftasını asmadan önce ironi maksadıyla ona erguvan renkli bir bez giydirmişlerdir.
Osmanlılarda ise Rodos fatihi genç Kanuni, şövalyelerin büyük reisi L’Isle-Adam’ı erguvan renkli bir çadır altında kabul etmiştir. Çadır (otağ), Osmanlı kültürüne göre sembolik bir öneme sahipti. Örneğin çadırın ortasına dikilen direk, evrenin merkezini ve hayat ağacını temsil etmekteydi. Günümüz Hıristiyan kardinallerinin giydiği cübbe de erguvan rengindedir. Katolik inancına göre büyük perhiz sırasında ve Noel’de doğru yola dönüş, tövbe ve pişmanlığı simgelemiştir.
Tarihin en eski çağlarına baktığımız zaman, şamanların hastalıktan korunmak ve kötü ruhları def etmek için erguvanları kullandıklarını görmekteyiz. Türk kültüründe canlılığını sürdüren ve baharın gelişini kutladığımız Hıdrellez gibi erguvan da adeta baharın gelişini haber veren mevsimlik bir bayramdır. Hıdrellezde doğayla barışık olma ve ondan yararlanma dileği öne çıkar. Bu geleneklerin temelinde yaratılış, türeyiş, yeniden doğuş ve canlanma ritüelleri yer bulur. Zaman kavramı açısından işlevselliğine baktığımız zaman, Hıdrellez ile erguvanın köklerinin ortak temellere dayandığını söyleyebiliriz.
MUHABİR: Mustafa İBALI